Psikiyatri Profesörü Nevzat Tarhan Uluslararası bir ajans olan Demotix’e verdiği röportajda eşcinselliği bir hastalık olarak tanımladı…

Eşcinselliği hastalık olarak tanımlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumun bu kişileri kin gütmeden normal bir hasta insanla aynı görmesi gerektiğini vurguluyor. Tarhan problemin ise tedavi ile çözülebileceğini söylüyor.

Uluslararası bir ajans olan Demotix’e verdiği röportajda Tarhan eşcinselliği anlattı.

Eşcinsellik bir hastalık mıdır?

Bu soru Türkiye’deki akademisyenleri bölmüş durumda. Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Doktor Nevzat Tarhan, LGBTT topluluğunda eleştirilerin hedefindedir. Prof. Dr. Tarhan eşcinselliği APA Diagnostic and Statistical Manueli (4th ed.) referans göstererek hastalık olarak tanımlar.

Prof. Dr. Tarhan, homofobinin Türkiye’de oldukça fazla olduğunu ve bu da LGBTT’ye karşı durdurulması gereken sosyal bir şiddete dönüştüğünü söylemektedir. Toplum, bu insanları kin gütmeden normal bir hasta insanla aynı görmelidir.”LGBTT toplumdan dışlanmamalı. Bu problemi tedavi ile çözülebilir. Diğer taraftan toplumun itirazları da desteklenmelidir”

Tarhan eşcinselliğin yayılmamasını savunmaktadır. ”Bizim başkalarının seçimlerini onaylamama hakkımız vardır.”

 

 

Eşcinsellik kadar eşcinsel bir evlada sahip olmak da çok zor ve acılı bir süreçtir. Aileler genellikle bir hastalık olarak gördükleri eşcinsellik konusunda konuşmaktan kaçınırlar ve hemen tedavi arayışına girerler. Bazen de paradoksal bir biçimde eşcinsellik konusunda ne kadar az şey konuşurlarsa veya bilirlerse çocukları için o kadar iyi olacağı gibi yanlış bir inanışa sahip olabilirler. Yani bir nevi kafalarını kuma gömüp, oradan eşcinselliği kendilerinin yarattığı gerçeğini inkar eder ve aile ilişkilerindeki bir dizi ihmalin sonucunda meydana gelen eşcinselliğe söverler. Ama kafalarını kuma gömseler de eğilince bir yerlerinin iyiden iyiye açıkta kaldığını da görmezden gelirler. Bazıları “keşke alkolik, eroinman veya hırsız olsaydı ama eşcinsel olmasaydı” gibi keşkeler ile olayı başka bir boyuta çekip kendi sorumluluklarını görmezden gelme eğilimindedirler. Bazıları da “hepsi geçecek, düzelecek, bizim aileden böyle biri çıkamaz” diye inkara devam ederler. Bir kısmı ise gerçek bir yasa büründükten sonra “o benim evladım, ne olursa olsun onu seviyorum ve kaybetmek istemiyorum” diyerek en doğru seçimi yaparlar.

Devamını oku »

Gelelim Freud ve Jung mevzularına. Aşağıda kısaca S.Freud’ün cinsel gelişim konusunda ki kısa bir özetini sunuyorum, affedin orijinal metni Türkçe’ye çeviremedim.

Aetiological theories of homosexuality (Andrew Kirby)

During his lifetime, Freud posed four different theories of the aetiology of homosexuality (Lewes, 1988). In each, he addresses a different metapsychological issue in relation to homosexuality, i.e. libido and bisexuality (1905), narcissism (1910, 1914), projective mechanisms (1911, 1922), or unsatisfactory Oedipal resolutions (1920, 1922). Each theory refers to a narrowly constructed ‘hypothetical homosexual’, which Freud used to hypothesise different psychodevelopmental events possibly involved in the emergence of adult homosexuality (Drescher, 2001):

1. Homosexuality arises as a result of the Oedipus conflict and the boy’s discovery that his mother is ‘castrated’. This produces intense castration anxiety causing the boy to turn from his castrated mother to a ‘woman with a penis’.
2. In the Three Essays, Freud (1905) theorised that the future homosexual child is so over-attracted to his mother that he identifies with her and narcissistically seeks love objects like himself so he can love them like his mother loved him.
3. If a ‘negative’ or ‘inverted’ Oedipus complex occurs, a boy seeks his father’s love and masculine identification by taking on a feminine identification and reverting to anal eroticism.
4. Finally, homosexuality could result from reaction formation(2): sadistic jealousy of brothers and father is safely converted into love of other men.

While Freud believed the expression of homoeroticism has psychological origins, he did not believe psychoanalysis alone could solve the problem of homosexuality. He argued that explanation beyond this belonged to biology (Freud, 1920). As a result, Freud cautioned against seeing homosexuality as either unequivocally acquired or congenital (Murphy, 1992).

Summary
Freud did not think homosexuality was pathological in the sense that it was the consequence of degenerative physiology or psychology. He found homoeroticism compatible with normal psychological functioning and even associated it with elevated capacities and superior psychic and moral qualities. However, Freud did believe homosexuality represented stunted individual psychosexual development and from this perspective saw it as inferior sexuality in a mature adult.

Özet kısmında Freud’un eşcinselliği “gelişimi engelleyen, güdük bırakan (stunted) psikoseksüel bir süreç” olduğunu görüyoruz. Bu bakış açısından eşcinsellik yetişkinlerde alt düzey bir cinsellik olarak tanımlanıyor. Bendenizde TV konuşmamızda Freud’un eşcinselliği “rahatsızlık” olarak tanımladığını söylemiştim. (konuşmayı tekrardan dinlemedim belki de hastalık kelimesi ağzımdan kaçmıştır ama ifade etmek istediğim buydu). Toparlarsak yukardaki metinden de anlayacağımız gibi Freud genelde değişik yazılarında eşcinsellik üzerine heterojen hatta bazen çelişkili görüşler sunmuştur.

 

Gelelim C.G.Jung‘a…

Arketipler ve Kollektiv Bilinçdışı kitabının 1989 tarihli orijinal Almanca 7inci baskısının 86ıncı sayfasında Jung eşcinselliğe değiniyor ve…erkek kimliğinin “anima” ile ilişkisini anlatıyor. “Merkezi anne arketipinin etrafında olan anima, eğer bir erkekte fazla gelişirse, onun karakterini yumuşatır ve onu hassas, asabi, fevri, kıskanç ve uyumsuz yapar” diyor. Erkek eşcinselliğini “anima” ile bağlantılı olduğunu söylüyor, fakat patolojik bir sapkınlık olma ihtimalini düşük görüyor. Bu süreç daha ziyade Jung’a göre hermafrodit arketipten yetersiz bir şekilde ayrışmayı temsil ediyor. Tek yönlü bir cinsiyet kimliğine karşı yoğun bir direnç var. Ve Jung bu durum, asli cinsel kimlik tamamen yok olmadıkça, her zaman patolojik olayabilir diyor. Yine analitik psikoloji üzerine kaleme aldığı 2 makalesinin par. 173 de …”

Jung discusses the homosexual development in a boy and says “…Yet
the longing for a man’s leadership continued to grow in the boy,
taking the form of homosexual leanings — a faulty development that
might never have come about had a man been there to educate his
childish fantasies…”

eşcinsel eğilimleri yetersiz, eksik bir gelişim süreci olarak tanımlıyor. Fakat bu tanımların ötesinde eşcinsellik Jung psikoterapi ekolünün ana amacı olan “Individuation/Ferdileşme” sürecinde, yani merkezi arketip olan ve insanın tümcelliğini, dualizm ötesi varoluşunu temsil eden “SELF” (bizde gerçek benlik, “Can”) e ulaşma çabasında problem teşkil ediyor. Dengeli bir animus/anima yapısı bu sürecin olmazsa olmaz bir koşulu. Gördüğümüz gibi hem Freud ve hemde Jung, eşcinselliği hastalık/patoloji gibi görmeselerde, oluşturdukları teori gereği, yetersiz bir gelişim süreci olarak telakki ediyorlar.

Bildiğim kadarıyla eğer yetersizlik bir acı oluşturuyorsa, rahatsızlıktır ve müdahale gerektirir.


Bildiğiniz gibi bu konuda dünyada 2 akım var, “gay affirmative therapy” / eşcinselliği onaylayan terapi ve “reparative therapy” / onarım terapisi. USA da NARTH (National Association for Research/Therapy of homosexuality) aktiv bir şekilde bu son zikrettiğim terapi tarzını uyguluyor ve vaka sunumlarından belirli düzeylerde başarılı oldukarını görüyoruz. Ayrıca “International Federation for Therapeutic Choice” adlı kuruluş dünyanın birçok ülkesinde “onarım terapisi” ni temsil ediyor. Yâni dünyada kabul görmüş böyle bir akım varken, bizde bundan söz edilmesi niye bu oranlarda “asabiyet” oluşturuyor ? Hepimiz acı çeken insanlara yardım etmeye çalışıyoruz, siz kendi doğrultunuzda bizde kendi doğrultumuzda. Biz sizin “onay” terapiniz konusunda niye sizin kadar heyecanlanmıyoruz, üstüne biraz tefekkür etseniz ? Vaka örnekleri veriyorsunuz ama bizde tam tersi örnekler verebiliriz. Onlarca insan internet üzerinden bize başvurup, “ya beni bu hâlden kurtarın ya da hayatıma son vereceğim” diyorlar ve bazıları kurtulamazlarsa bu son çareye başvuruyorlar. Peki o haliyle kalmak isteyen, varoluşu ile barışık olan insanlar size gelseler, olmayanlar da bize gelseler ne olur? Bu anlatmaya çalıştığımı biraz daha anlaşılır hale getirmek için NARTH da yayınlanan, eski bir “gay-activist”i Michael Glatze ile yapılan bir mülakat tan size küçük bir alıntı sunuyorum.

Devamını oku »

Michelle A. Cretella, MD

American College of Pediatricians

Philip M. Sutton, PhD, LMFT, LP

Editor, Journal of Human Sexuality

Son haftalarda, okullarda yaşları 14 ila 25 arasında değişen ergen ve genç yetişkinlere ‘rectuma el sokma’ anlamına gelen ‘fisting’in yanısıra; diğer çeşitli homoseksüel cinsel haz biçimleri eğitiminin sıkça gerçekleştirildiği atölyeler karşısında (Staver, 2010) ulusal boyutta bir tepki ortaya çıkmıştır. Fisting, birinin büyük bir cismi veya elini, bazı örneklerde dirseğe kadar kolunu, cinsel ilişki kurduğu kişinin anüsüne sokması şeklinde gerçekleştirilen cinsel uygulamadır. Bu tarz atölyeler, gençlerin sağlıkları için bir fayda mı, yoksa tehdit mi oluşturmaktadır? Bu sorunun cevabını en iyi şekilde; fisting uygulamasının ve eşcinsel doyum biçimlerinin ergen ve genç yetişkinlere öğretilmesinin getireceği geniş çaplı, sağlığı tehditeden risklerin incelenmesi ile anlaşılabilir. Tıbbi açıdan bakıldığında, vajinal ilişkinin aksine anal ilişki, kişileri ciddi risklere maruz bırakır. Rectum; bir penisin, uzvun ya da cansız bir nesnenin içeri sokulması açısından vajinadan farklıdır (Agnew, 1985; Diggs, 2002; Koop, 1990). Vajinanın, bir grup kas tarafından desteklenen ve doğal kayganlaştırıcı bir sıvı üreten genişleyebilen bir yapısı vardır. Hiç bir zedelenme olmaksızın sürtünmenin devam etmesini sağlayacak çok katlı bir yassı epitel ile mukus zarından oluşur. Anüs ise, vajinal yapının aksine; dışkının, vücudun dışına atılmasını sağlayan bir yapıya sahiptir. Küçük kaslar ve oldukça hassas ve kolayca zedelenebilir dokulardan oluşur. Sonuç olarak, anal cinsel ilişki sıklıkla anorektal travma, hemoroid ve anal yırtık ve çatlaklara yol açar. Tekrar eden travma, sürtünme ve gerilmelerle birlikte anal büzücü kas doğal yapısını kaybeder. Kronik dışkı kaçırma probleminin ortaya çıkmasında, sadece penis/anal ilişki bile yeterli bir sebeptir. Dolayısıyla, fisting uygulayanlarda bu çok daha sık rastlanan bir durumdur (Agnew, 1985; Diggs, 2002; Wolfe, 2000). Buna ek olarak fisting, alıcı kişiyi çok çeşitli anorektal travmalar geliştirme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Çünkü, fisting’in sebep olacağı muhtemel travma ve kanamalar, özellikle aktif kişinin elinde kesik ya da çiziklerin olması durumunda HIV, Hepatit B ve Hepatit C bulaşma riskini de beraberinde getirir (Sowadsky, 1996). Aynı zamanda, aktif partner dışkıya da maruz kalır. Sonuç olarak fisting, ‘şigelloz’ (basil dizanterisi) (Aragon, 2007) ve ‘Hepatit A’ (Sowadsky, 1996) gibi dışkı-oral (fecal-oral route) yollu bulaşan iki hastalığın taşınma sıklığıyla –yakından- ilişkilidir.

Devamını oku »

İletişim ve Destek

Sosyal Medya

  • burakeses: Ben 17 yasındayım internet cafeden arkadaşlarım var onlarında gay olduklarını biliyorum ama h [...]
  • Veli: Yaw bunlarin 100%20 bende mevcut bendemi gayım şimdi :( [...]
  • sssssezar: aptal burak salak!!!! çocuktan bahsediyor admdan değil!!!!! [...]
  • sssssezar: salak burak sus!!!!! aptal yazan herşey doğru... çocuktan bahsediyor adamdan değil! aptal [...]
  • windows 8 upgrade: It was nice to read the article the patient who called. I also agree with the statement that the peo [...]
maltepe escortalanya escort
vajinismus Cem Keçe Cised Vajinismus Vajinismus ankara Erken Boşalma uzmanlar web tasarım